Bu Kategoridesiniz : 21 Haziran 2017 Çarşamba 18:58

Şeyma Kılınç Yazdı..

DEĞERLERDEN DEĞERSİZLİĞE…

 

Sahi ne oldu bize, birbirimize ayırdığımız o temiz gönüllere??  Ne değişti zaman içinde? 

 

‘’Biz büyüdükte dünya mı kirlendi’’ yoksa ‘’büyüdükçe biz mi kirlendik’’  Kalpler kirlendikçe zihinlerimiz de kirleniyor zamanla.  Son zamanlarda değer yargılarımız her geçen gün değişmeye ve bazıları kaybolmaya başlıyor.  

 

İnsan olmanın ve toplum olabilmenin en önemli özellikleri sayabileceğimiz adalet –ahlak-güven-saygı vb.. değerlerimiz bizleri yaşadığımız ortamda huzura götüren unsurlardır. Bu unsurların kaybolması yaşama sevincini zedelemektedir. 

 

Adalet ve ahlakın olmadığı yerde güven duygusundan bahsedebilir misiniz?

  

Peki, güven duymadığınız kişiye saygı duyabilir misiniz?  

 

En önemlisi bunlar olmadan huzur bulabilir misiniz?  

 

Bu değer yargılarını kaybettiğimiz ölçüde giderek BENCİLLEŞİYORUZ, ve akabinde toplum ruhundan uzak BİREYSELLEŞME ruhunu benimsiyoruz. 

 

Bireyselleşmek; toplum içinde kişinin kendi kendine yetebilmesidir. Bireyselleşmenin yanlış yorumlanması sonucu bencilleşme başlar. 

 

Yaşadığımız dönemde insanlarının Egoizm ve Umursamazlık gibi iki özelliği ön plana çıkmaktadır. İnsanların hayatlarında en büyük değerleri/hedefleri egoları ön plana çıkıyor. Bunun sebebi de bireyselleşmenin egoizm olarak anlaşılmasıdır. 

 

Bencillik beraberinde kibri ve büyüklenmeyi getirmekte. Bu da narsistik düşüncelere sebep oluyor ve  ‘ben her şeyi hakkediyorum’ algısı yüzünden başkasına ait olan bir şeyi alma duygusu kaplıyor insanın ruhunu.  

 

Yalan geliyor sonrasında ve karşısındakini de kendisi gibi gören insan, onunda yalan söyleyebileceğini (potansiyel yalancı olduğunu) düşünerek olayı kanıksayıp doğallaştırıyor. 

 

Akabinde güvensizlik duygusu artarak boy göstermeye devam ediyor. Sonucunda sürekli zarar görme korkusu yaşayıp savunma halinde yaşayan insan kimseyle samimi ilişki kuramaz hale geliyor. Ve sonuç;

 

‘Etrafımda bir sürü insan var ama ben kendimi yalnız hissediyorum.’

 

Günümüz insanı değer yargılarını kaybetmenin sıkıntısını yoğun bir biçimde yaşamaktadır. Hatta nerdeyse “global” bir sorun halini aldığını söyleyebiliriz.. “Yoga merkezleri”, “meditasyon mekanları”, “danışmanlıklar”, “yaşam koçluğu” türünden pek çok etkinlik toplumda yaygın olarak (paralı)  yerini almaktadır. Bu organizasyonların varlığı değer yargılarından uzak insanların modern yaşamın yarattığı iç çatışmayı aşma çabasının bir göstergesidir.  

 

İnsanı  ‘İNSAN’ yapan “kimim ben?  Nereye gidiyorum? Yaşamdaki sorumluluklarım ne …”  gibi varoluşsal anlamlandırmayı sağlayacak sorgulamaların yeterince yapılmaması, insanı robotlaşmış bir nesneye dönüştürüyor maalesef. 

 

Bencilleşmeden bireyselleşmek ve insan gibi yaşamak için unutulmamalıdır ki;  

 

‘’İNSAN İNSANIN KURDU DEĞİL, İNSAN İNSANIN YURDUDUR.”

 

Değer yargılarını kaybetmiş toplumlarda adalet –ahlak – güven – saygı dörtgeninin düzgün çalışmadığını ve sistemin iyi işlemediğini soyleyebiliriz. Sistemi işletebilmek ise kişilere bağlıdır ve öncelikle insanın yaşatılması gerekir. ‘’İnsanı yaşat ki devlet yaşasın’’ fikrini savunan sistemlerin var olması toplumun geleceğinin ve varlığının yegane temelidir. 

 

Acaba yaşadığımız dünyada ‘’İnsanı yaşat ki devlet yaşasın’’ fikrini savunan toplumlar hangi değer yargılarına sahip çıkarak varlıklarını devam ettirmektedirler? Bu konuda toplumların varoluş sebeplerini ve aralarındaki ilişkiyi çözmek bizlerin huzuru bulması bakımından araştırılması gerekir.  

 

İnsanı ön planda tutan ve toplumsal değer yargılara önem veren sistemlerin var olabilmesi için bireysel olarak değer yargılarımıza sahip çıkmak beklide yapmamız gereken en önemli sorumluluğumuzdur. 

 

Eınsteın’ın da dediği gibi ; “Başarılı biri olmaya değil, değerli biri olmaya çalışın. Başarı egoya yakındır. Sevgi değere yakındır.”

 

 benzer haberler

Nefise Kıyıcı Yazdı  

Nefise Kıyıcı Yazdı

Beyza Ersoy Yazdı  

Beyza Ersoy Yazdı

Burhanettin Eser Yazdı  

Burhanettin Eser Yazdı